Bir Avuç Mazi / Bir Mübadele Romanı Fügen Ünal Şen’le söyleşi

100 yıl önce Balkan topraklarında ölüm-kalım savaşı başlamıştı. Osmanlı Devleti 1912 yılında Rumeli’deki topraklarının neredeyse tamamını kaybetti. Yüzbinlerce insan göç yollarına düştü, geride kalan binler de azınlık statüsüne düşmüşlerdi birdenbire.
On yıl baskı ve şiddet gördüler, doğdukları topraklarda.
1922 yılında Küçük Asya bozgunundan sonra sayıları milyonu geçen Rumlar Yunanistan’a göçtü. Arazi ve konut sorunları yaşanmaya başlandı.
Hem Yunanistan’daki hem de Türkiye’deki azınlıkların sorunlarının daha da artması üzerine Lozan şehrinde barış anlaşmasının hazırlığı için görüşmelerin başladığı dönemde 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında mübadeleyi öngören sözleşme imzalandı.
Sözleşme kapsamında oluşturulan Karma Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923′den 21 Haziran 1924′e kadar Atina, bu tarihten sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul’du.
1923-1926 arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye’ye gelen mübadil sayısı 355,635 idi. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan’dan ayrılıp Türkiye’ye gelenler dahil değildi.
1921-1928 arası Türk hükümetinin iskan ettirdiği mübadil sayısı 463,534 kişidir. 1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrasındaki süreçte Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı ise 125.000 dir. Adana, Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli, Manisa, Çanakkale, Mersin, ve Samsun gibi iller Yunanistan’dan gelen mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdi.
1928 genel nüfus sayımına göre Yunanistan’daki göçmen nüfus 1,221,849 idi. Bunun 1,104,216 sı Türkiye’den, geri kalanı ise diğer ülkelerden gelmişti.
Mübadele süreci sonrası insanlar doğdukları evleri, doydukları topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Sonunu bilmedikleri bir yolculuğa çoğu gönülsüzce çıktı. Beraberinde hüzünlerini, acıları taşıdılar. Geldikleri yerde, ırkdaşlarına, dindaşlarına yabancı kaldılar. Aralarında tek kelime Yunanca bilmeyen Rumlar, Türkçe konuşamayan Müslümanlar vardı. Çeyizlerini komşularına bırakan genç kızlar bir gün evlerine geri döneceklerini umuyordu. Birbirinden kopan sevdalılar da acılarına dayanamayıp kendilerini ateşe attı. Hep İzmir’i özlemle andı Rumlar, Selanik öyküleriyle büyüdü Türkler…
Yeni evlerinde nasıl doyacaklarını bile yeniden öğrenmek zorunda kaldılar.
Ellerinde bir gün dönmeyi ummukları eski evlerin anahtarları ile bir avuç maziyle kalakaldılar.
Kendisi de bir mübadil torunu olan Yazar Fügen Ünal Şen ile yeni romanı “Bir Avuç Mazi”yi konuştuk.
Bülent EFE
Mübadele günlerini anlatan ‘Bir Avuç Mazi ‘ romanınızı yayınladınız. Size bu öyküyü anlatmaya iten duygular neydi?
Çok zamandir bu kitabi yazmak istiyordum. Zira kendimi bildim bileli Rumeli’nin dillendirildigi bir hayat sürdüm. Özellikle anneannemle yaşamış olmam, onun Rumeli kültürüyle büyümemi sağladı. Yemekten günlük hayatımızdaki kimi adetlere kadar yerleşmiştir Rumeli kültürü. İçimde de yazma tutkusu olunca ikisi birleşti elbette. Çok uzun yıllardır yazmak istedim ancak demek bu günlerde yazılması gerekmiş. Kitaplarımda duygusallık ağır basar, belki de bu duygusallığı ancak yaşayabildiğim dönemlerdeyim. Zira Rumeli’de doğan büyüklerim gerçekten “Bir avuç mazi” bırakıp, göçtùler bu hayattan. Onlara duyduğum özlemdir beni satırlara iten…
Bu yıl Balkan Savaşı’nın ve Rumeli’den geri çekilişin 100. Yılı. Selanik gibi büyük birşehirden de önemli ölçüde göçler oldu. O topraklarda incelemeleriniz oldu mu? Geçmişin izlerini sürdünüz mü?
Elbette… Ailemin anne tarafı, bir dönem Selanik’e, daha sonra da Manastır’a bağlı olan Alasonya’dan gelmiş. O nedenle Alasonya’ya gittim. Oradaki belediyenin arşivlerinde Osmanlı Döneminden kalan fotoğraflar, bilgiler ne varsa inceledim. Alasonya’da bugün kitapta da sözedilen kemerli bir taś köprü ve minaresi çoktan yıkılmış bir cami var. Oralarda vakit gecirdim. O dönem tasfiye talepnamesi doldurmak icin kullanılan taş bina örneğin çok etkiledi beni… Geçmişin izlerini sürdüm evet ama dedğim gibi ulaşabildiğim yalnızca “Bir Avuç Mazi”mdi.
Benim atalarım 1912’de Selanik tek kurşun atılmadan teslim edildiğinde bir gemiyle İstanbul’a gelmişler. Beyaz Kule, mülteciler için kurulan beyaz büyük bir çadır kuşaktan kuşağa aktarılan göç simgeleriydi. Sizin duyduğunuz, işittiğiniz göçöykülerinden en çarpıcı olanı hangisiydi?
Selanik o dönem “Bindirme İskelesi” olarak kullanıldığından binlerce mübadil için memleketleriyle veda ettikleri bir mekandı. Bu vedanın ruhu hala Selanik Rıhtımı’nda hissediliyor sanki. O dönem Taş Kule olarak bilinen şimdinin Beyaz Kule’si, Selanik’te daha çok Türklerin yaşadığı Tumba Tepesi üzerine sanki gidenlerin hüznü yapışmış. O cıvıl cıvıl şehrin rıhtimındaki ter asırlık taşta mübadelenin hüznü işlenmiş. Hani iskelelerde midyeler yapısır kalır ya öyle… Elbette mübadele insanı baştan sona etkileyen bir ayrılık öyküsü. Ben bırakıp çıktıkları, bir daha girmeyeceklerini bildikleri evlerinin anahtarını ne yapacağını bilememelerinden çok etkilenmişimdir. Atmak ister atamaz, tutmak ister tutamaz. Öyle tuhaf bir vedadır o…
İstanbul’daki Rumlar dışında 1,5 milyon Rum ve yaklaşık 500 bin Türk 1924 mübadele anlaşmasıyla doğdukları toprakları terk etmek zorunda kaldı. Bu anlaşmaya nasıl bakıyorsunuz? Gerekli miydi?
O günün koşullarında değerlendirmek gerek. Bugün bakarsak hiç de gerekli değilmiş gibi görünebilir ama o gün için iki toplum için de yaşanması gereken bir değiş tokuştu. Toplumların ekonomik ve sosyal yapısı altüst oldu tabii ama 1923 yılından sözediyoruz. Aslında keşke savaşlar, hınçlar olmasa da her kök, toprağında büyümeyi sürdürebilse…
Yunanistan’a göçen Rumlar uzun yıllar parya olarak yaşadılar ve Rembetiko’yla dillenen bir alt kültür yarattılar. Mübadil Türklerin uyum sağlamasında hangi zorluklar yaşanmış?
Biliyoruz ki gelenler de gidenlerde çok zorluk çekmişler. Her iki toplum için de mübadele bir travma. Öyle kolay atlatılan birşey değil. Gelen Mübadillerin kimi dil sorunu yaşamış. Rumca konuşmak zorunda kalanlar dışlanmïş. Bir kere toprağını, hayatını, mezarını bırakıp gelen bir kişiyi saraya yerleştirseniz hemen ayağa kalkamaz. Bir de 1923-1924 yıllarının koşullarındaki Türkiye’yi düşünürsek… Çoğu mübadil bırakıp geldiği iş kolunda çalışamamış… Aileler parçalanmış. İlk kuşak mübadiller o nedenle daha kapalı bir hayat sürmek zorunda kalmışlar.
“Mustafa Kemal çağırıyor, yarın yola çıkıyoruz” diyerek yola koyulan Fethi Bey ve ailesinin Alasonya, Selanik, İsmet Paşa Gemisi, Mersin ve Adana’ya uzanan yolculuğunu anlatıyorsunuz. Varlıklı aileler topraklarını, taşınmazlarını bırakıp geldi. Bir belirsiz yolculuğa çıktı. Siz romanınızı yazarken hangi ruh halindeydiniz?
Benim ailem de hayli varlıklı bir aileymiş. Çiftlikleri, un değirmenleri, tarlaları, meyve bahçleri ve dükkanları varmış. E bütün bu varlıklı hayatı bırakıp bilmdiği bir yerde yeniden hayat kurabilmek pek de kolay değil…
Siz de mübadil bir aileden geliyorsunuz. Sakıncası yoksa duyduklarınızdan kendi ailenizin yaşadıklarından bahseder misiniz?
Elbette bir sakıncası yok da benim anneannemin anlattıkları pek fazla değildi. Sadece çocukken ona hep dedesini Rum çetecilerden kurtaran Rum komşusunu anlattırırdım. Büyük dedemi çeteciler öldürmek için gelince Rum komşusu atıyla kaçırmış… Pek heyecanla anlatırdı anneannem…
Balkan göçmenleri o günleri hatırlamak için hangi çalışmalar içinde. Sizce yeteri kadar geçmişi hatırlıyorlar mı?
Birinci kuşak mübadiller atrık yavaş yavaş bu dünyadan ayrılıyor. Onların torunları ise mübadele gùnlerinin izleri kaybolmasın diye çalışmalar yapıyor. Çağan Irmak’ın filmi bunlardan birisidir. Gazeteci İskender Özsoy, sözlü tarih çalışmaları yapmıştïr yıllarca… Gelenlerin hikayelerini, birinci ağızdan anlatılanlarï kitaplaśtırmıştır. Ayrıca Lozan Mübadilleri Vakfı toplantılar, seminerler düzenliyor. Hatta Ata Toprakları’na geziler yapıyor. Bütün bunların yanısıra Ankara’daki Devlet Arşivleri, o günlere ait dokümanları saklıyor. Bunlar geçmişten kopmamak için çok değerli bağlar…
Sizce iki göçmen halkı yakınlaştırmak için hangi çalışmalar yapılmalı?
Once göçmen degil mübadil. Bu ayrımı yapmalıyïz. İkicisi iki mübadil halk zaten yakın… Gidip gelenler uzun zamandır görüśmeyen akraba gibi sarılıyor birbirine…
Daha önceki çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
BİR AVUÇ MAZİ benim beşinci kitabım. 1997′de ilk deneme kitabımı yayınlamıştım; Sonbahar Yakın. Daha sonra yine deneme türünde Bir Anı Paylaşmak ve Kuytuda Büyür Hayat isimli kitaplarım yayınlandı. 1950-2000yılları Türkiyesi’ni Kız Kulesi’nin günlüğünden anlattığım Kuzey Yanım Ayazım ise bir tarih-araştırma kitabıydı. Sımdi de Bir Avuç Mazi…
O dönemin koşulları, dili, giysisi, günlük hayat gibi asıl etkin malzemeleri toparlamak önemli. Karakter yaratmak bana pek zor gelmiyor. Ben Sosyal Antropologum. Bu nedenle etnografik çalışmalara kitaplarımda mutlaka rastlıyorsunuz…
Kitabınızdaki öykü kurgusal mı, gerçeklerden mi yola çıkıyor?
Hem gerçek hem kurgusal…
Yazı yazma stilinizden biraz bahseder misiniz? Disiplinli bir yazar mısınız?
Pek disiplinli bir yazar değilim. Aslında her ortamda yazarım. Yazarken mutlaka Sezen Aksu dinlerim. Bu kitabı yazarken örneğin Sezen’in bir tv programında söylediği Selanik Türküsü’nü milyon kere dinlemişimdir.
Tarihsel bir roman yazmak isteyenlere ne önerirsiniz?
Once yazacakları tarihin öncesindeki olayları da bilerek başlamalarını. Etnografik çalışmalar yapmalarını. O donemle ilgili kitap okumak kadar fotografları da taramalarını…
Yeni projeleriniz neler?
Henüz BİR AVUÇ MAZİ’deki karakterlerimle Fethi Bey’le, Bayan Mitra’yla vedalaşmadım. Ben o kadar kolay gidemem… Bu bağ ne vakit kopar o zaman düşünürüm ama şimdilik BİR AVUÇ MAZİ’ye sıkı sıkı sarılacağım. Bu bana da, bölük pörçük hatıralardan ibaret geçmişime de iyi gelecek…




















Kitabı okuduktan sonra röportaj ve kitap tanıtım yazılarını okumanızı öneririm… Bakın okurken duyumsadıklarınızla yazarın hissettikleri nasıl birebir uyuşuyor. Bir yazarın başarısı da bu olsa gerek; tekrar kutlar ve teşekkür, iyi dilek, başarı dileklerimi bir de sizlerin aracılığıyla iletirim…